Kral ve Bilge Danışmanın Hikayesi

Hayatınızdaki bazı şeylerin nasıl olacağını ya da neye dönüşeceğini bilemezsiniz; ama sonunda her şey tamamıyla güzel olur.

Bir keresinde, bir kralın hikayesini anlatmıştım. Aslında, çok da akıllı bir kral sayılmazdı; ancak ona lütfedilmiş muhteşem bir danışmanı vardı.

Danışmanı gerçekten çok akıllıydı. Kral o kadar akıllı olmasa da zeki bir danışmanı olduğunun farkında olacak kadar akıllıydı. Kral nereye giderse gitsin mutlaka danışmanını da her yere yanında götürüyordu.

Danışmanın olaylara son derece pozitif yaklaşımı vardı. Her ne olursa olsun danışman, olaylara “o kadar da kötü değil sevgili efendimiz” diye yaklaşır, kral da buna inanırdı.

Bir sabah şunlar oluverdi. Danışman kralla birlikte her yere giderdi, banyo veya bu gibi yerler hariç. O zaman dışarıda beklerdi. Bunun dışında kral nereye giderse danışman da onu takip ederdi.

Bir sabah kral uyanıp yataktan kalktığında, ki biraz da tombik birisiydi… Mermer zeminde kraliyet terliklerini giyerken, çok fena ayağı kaydı ve “küt” diye mermerin üzerine üzerine kapaklandı. Tam bileğinin üzerine düşmüştü. O kadar canı yandı ki bir “çat” sesinin arkasından acılar içerisinde “Ahh” diye bağırdı. Bütün saray bu çığlığı duymuştu.

“Ahhh” diye çığlık attıktan sonra, kraliçeden bile önce ‘Danışman!’ diye bağırdı.

Hızla gelen danışman “Ne oldu efendim” diye sordu. Kral da acılar içinde” of ahh” yaparken, “Görmüyor musun ne oldu?” diye cevap verdi.

“Ne oldu?” Tanrım nasıl oldu bu? Neden oldu böyle?”

Danışman krala bakarak şöyle dedi: “Bu iyi bir şey kralım.” 

Kral o kadar sinirlendi ki, “Nasıl böyle bir şey söyleyebilirsin…” dedi.

“Ne kadar canımın yandığını görmüyor musun?”  

“Nasıl böyle söylersin. Yıkıl karşımdan” dedi, çok sinirlenmişti.

Hemen “Nöbetçiler” diye seslendi. Nöbetçiler geldi.

“Alın şunu karşımdan”. Nöbetçiler de danışmanı götürdüler.

Adım adım merdivenlerden inerek danışmanı zindana kapattılar, üzerine de kapıyı kilitlediler.

Zavallı danışman öylece mahzun oturdu. Danışman zindanda öylece oturdu, işte oradaydı. Kralda yatağına çakılmıştı, bir süre bir yere kıpırdayamadı. Kolunu tamamen bandajlamışlardı ve canı da çok yanıyordu.

Aradan bir hafta geçtikten sonra, kral orada öylece oturup kolunun iyileşmesini beklemekten çok sıkıldı. Bir sabah kendini iyi hissettiğini düşünerek kalktı:

“Ah bugün daha iyiyim” dedi kendi kendine… “Artık biraz temiz hava alayım bari.”

Ata binmek istedi, çok severdi ata binmeyi. Derhal kraliyet seyislerine haber saldı, hemen bir at hazırlandı, en favori atı, beyaz atı eyerlendi.

Kral kaftanını giydi, kendisine hazırlanan atın üzerine atladı. Ve işte gidiyordu! Çok eğleniyordu…

“Ne harika bu…”

Danışman hala zindanda oturmuş bekliyordu, Derken kral bayağı yol kat etti oldukça uzun süre atını sürdü. Hayatında ilk kez bu sabah içinden durmak gelmiyordu, biraz daha hızlandı… kraliyetinin sınırlarına kadar bu şekilde atını sürdü.

Ve sonra… bunun farkına bile varmadı; ama kendisine çok yabancı bir diyardaydı. Ve yolunun üzerinde beyaz bir geyik gördü ve çok etkilenip derin bir “ahh!” çekti. Atını yavaşlattı, geyiği seyretmeye dalmıştı, bir ağaç dalına dikkat etmemişti. Pat!

Birdenbire kendisini yerde buldu! Ve o anda yamyam bir kabile kralı kuşatıp esir alıverdiler.

Tamam? Esir alındı, yamyamlar kralı esir almışlardı, bağlayıp onu kabilelerinin olduğu yere götürmeye koyuldular.

Kral dehşete düşmüştü, onların yamyam olduğunu görebiliyordu.

Kralı yakalayan grup, kabileye mesajı çoktan göndermişlerdi bile: “Şişman birini getiriyoruz”

Böyle işte!

İşte geliyor, tamtamlar çalmaya başladı: Dum-doom, dum-doom, dum-doom, dum-doom!

Ve dans etmeye başlamışlardı. Büyük bir ateş hazırlanmıştı… Büyük kral için, büyük bir ateş…

Kralı bir süreliğine bir kulübeye kapattılar ve dışarıda büyük bir kutlama yapmaya başladılar.

Kral gerçek anlamda dehşete uğramıştı. İçine kapatıldığı kulübedeki bir delikten dışarıyı görebiliyordu ve dev bir şiş hazırladıklarını fark etti.

“Aman allahım, hayır, hayır!”

O kadar korkuyordu ki. Derken vakit geldi. Geliyorlardı, geliyorlardı! Onu almaya geliyorlardı.

Ve sürüklediler; ‘Ahh! Hayır, hayır yapmayın!’

Onu ateşe doğru götürüyorlardı, anladınız mı?

Mutlaka kabileden birileri karabiberi hazırlamıştır o arada, biraz tuz da yanında…

Bir yandan kralı çekiştirip sürüklüyorlar, çığlıklar atılıyor, hayal edebileceğiniz en korkunç durum bu.

Çekiştirip ateşe doğru götürülürken, itişme kakışma sırasında kralı tam ateşe atacaklar kralın yara bandajları çözüldü, herkes işte tam o anda kanlar içindeki dirseği görüverdi. Ve bütün tamtamlar durdu! Herkes durdu ve baktı.

Herkesten bir “Aaaahh” sesi yükseldi. Büyük hayal kırıklığı yaşıyorlardı; kurban defolu çıkmıştı, kurban edilemezdi.

Kral bile bir durdu, “Neler oluyoruz?” diye. Neden bu kadar hayal kırıklığı yaşıyorlar; halbuki oldukça leziz bir kurban aslında… Hepsi birden kralı tutup tekrar atına bindiriverdiler, eğere iyice oturtup atın kıçına bir şaplak atıp gönderdiler… Dıgıdık dıgıdık dıgıdık!.. Kral dayanmaya çalışıyordu…

Olup bitenler yüzünden tamamen travmatik bir ruh haline girmişti. Uzunca bir süre geçtikten sonra, kendini krallığında buldu. Çok bitkindi. Onu attan indirdiler.

“Efendimiz, neler oldu böyle size?” diyerek odasına gitmesine yardım ettiler.

Bütün bu olup bitenlerin etkisiyle kral öylece yığılıverdi.

Sonra birden ne kadar da şanslı olduğunun farkına vardı. İşte o anda danışmanının sözleri aklına geldi:

“Bu iyi bir şey efendimiz.”

O anda danışmanı aklına geldi. “Danışmanım… bir haftadır zindanda yatıyor, masum olduğu halde.”

Ve o anda yerinden kalkıp bizzat zindana indi.

“Beni ona götürün, hemen, çabuk, çabuk, çabuk! Hemen danışmanımı görmem lazım.”

Kralı zindana götürdüler, kilidi açtılar, kapı açıldı, danışman öylece oturuyordu…

“Ah, danışmanım, danışmanım.”

“Oh, kralım, majesteleri ” dedi danışman.

Kral, “Ah allahım ben ne yaptım, ne yaptım?”

“Efendim, sorun nedir?”

Kral, “Ahh ah bilemedim sen ne kadar iyiymişsin, sen benim en iyi danışmanımsın. Hatırlasana bir hafta önce kolumu kırdığımda sen bana bunun iyi bir şey olduğunu söylemiştin, ben de sana çok sinirlenmiştim, bilememişim.”

Ve ona tüm başından geçenleri anlattı.

“Gördün mü bak, benim için ne kadar iyi oldu sonucu; ama ya sen, sen burada zindandaydın.”

“Zindana kilitlenmiştin. Senin için nasıl iyi olabilir ki bu olay?”

Benim için iyi olabileceğini söylemiştin, ya sen için?”

Danışman bir süre sesini çıkarmadı, sonra, “Efendimiz bilirsiniz, ben hep sizin yanınızdayım.” dedi.

“Siz at ile geziye çıktığınızda, nereye gidiyor olursanız olun, sizinle birlikte olacaktım ve ve o zaman ikimizi birden yakalamış olacaklardı. Ve sizi kurban edemeyeceklerini anladıklarında, o zaman beni kurban edeceklerdi.”

“Bu yüzden burada zindanda olmam benim için iyi bir şeydi.”

“Huh?”

Ve işte bu hikayenin mesajı şu ki, hayatta neyin, nasıl gelişeceğini bilmiyorsunuz. Bazen, erken kararlar veriyoruz, “Off, bu durum çok kötü,” Ben de diyorum ki, sadece sessiz kalın ve ve beklentide olmayın, hayata güvenin ve göreceksiniz.

Ne kadar sessiz kalırsanız, her şeyi olduğu haliyle o kadar net görebileceksiniz, olduğu haliyle gördüğünüzde, kalbiniz şükranla dolacak ve böylece bilgelikte büyüyeceksiniz.

Aklımız her zaman erken çıkarımlar yapar, yargılamakta hep çok acelecidir ve her şeyi hep yanlış yorumlar.

Görüyor musunuz? Hayat bazen mücadele gerektiriyor gibi gözükse de, sessiz kalırsanız… Zihniniz açılacak ve başka türlü çalışmaya başlayacak ve ve böylelikle içinde bulunduğunuz durumun güzelliğini görebileceksiniz, iyi zannettiğiniz bir duruma göre ne kadar da minnet duymanız gereken, bilincin çok daha incelikle kendini gösterdiği bir durum olduğunu takdir edebileceksiniz.

Olayların nasıl sonuçlanacağını bilmeniz mümkün değil. Erken karar vermeyin. Ne kadar sessiz olursanız her şeyin gerçekten ne olduğunu daha net görebilirsiniz. Olayları olduğu gibi gördüğünüzde kalbiniz minnettarlık ile dolacak, ve bilgelikte daha fazla büyümüş olacaksınız.

Mooji

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir